.

<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=12916669&amp;blogName=Bulundu%C4%9Fum+Yerden+Manzara...&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_FTP&amp;navbarType=BLUE&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fwww.deniztuncalp.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fblogsearch.google.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Bulunduğum Yerden Manzara...





TeknoKritik - 1: “Teknoloji Benim Neyim Oluyor?”
09 Mayıs 2008 Cuma

Telekom sektöründeki güncel konuları ilgiyle takip ettiğim Tele.com.tr dergisi bana bir sayfa ayırmayı teklif ettiğinde bunu sevinerek kabul ettim. Bir süredir kendi açıkgünlüğümde, arkadaşlar arasında ve bazı dönemler verdiğim “Teknoloji & Organizasyon” dersinde açtığım teknoloji tartışmalarını, böylece daha geniş bir kitle ile paylaşma imkanı bulacağım için heyecanlıyım. Bu köşede yaşamı etkileyen yeni teknolojileri ve insanların teknoloji ile kurdukları ilişkileri farklı gözlüklerle tartışmaya çalışacağım.

Üniversite eğitimini tamamlamadan teknoloji projelerinde çalışmaya başladım ve Türkiye’nin en büyük bankalarından birinin tüm teknoloji altyapısının, tepeden tırnağa değiştiği dev bir projenin içinde buldum kendimi. Bir grup teknik adam ve birçok firma birlikte dev bir sistem tasarlamış bunu uyguluyorduk. Sistem neticede hayata geçti ama gerçekleştirme süreci bizi ilk baştaki tasarımdan çok farklı yerlere getirmişti. Daha sonra başka projelerde de benzer deneyimler yaşadım. Hayat elbette tamamen öngörülemez, ama “Bu kadar farklı bir yerde sona erecekse, biz o detaylı tasarımı baştan niye yaptık?”, “Sistemi hayata geçirmek için verdiğimiz mücadelede neler yaşadık?”, “Başarılı mıyız?”, “Ne yapsak sonuç farklı olurdu?” diye sormaya başladım.

Bu sorgulama beni teknoloji projelerinin performansının nasıl ölçüleceğine dair bir master tezine ve teknoloji projelerinde bireylerin birbirleriyle ve mevcut “zihniyetlerle” nasıl mücadele ettiğini anlamaya çalışan bir doktora tezine götürdü. Bir yandan tam zamanlı olarak teknoloji projelerinde çalışırken, bir yandan yürüyen bu öğrenme çabası ile bu soruların yanıtını buldum mu? Belki o soruların bazılarıyla ilgili daha eğitimli bir his var artık içimde ama halen kafamda daha çok teorik soru olduğunu söylemeliyim. İşte köşenin konusunun bir yarısını bunlar oluşturuyor. Ama merak etmeyin sizleri teknolojinin teorik derinliklerine boğmayacağım.

Bu arada teknoloji pratiğinden de kopmadım. Şirketlerin teknoloji tercihleri yaptığı değerlendirme projelerinde çalıştım, Kurumsal Kaynak Planlama paketleri arasında tercihler yapılmasına yardımcı oldum. Ardından, Türkiye’de ilk defa yerli bir ekip ve yöntem ile bilgi ve ağ güvenliği denetimleri gerçekleştirdim. Bilgi Güvenliği Yönetim Sistemi standardı ISO 27001 ve öncüllerinin mühendisliğini, danışmanlığını ve denetçiliğini yaptım. Turkcell‘de son yıllarda en ses getiren projelerden birisi olan “mobil imza”nın fikrini yaratıp, çekirdek bir proje takımı ve uzun bir çalışma ile birlikte ortaya çıkardım, artık ekibimle mobil imzanın yaygınlaşması için çalışıyorum. Ayrıca Turkcell’de iş geliştirme bölümünde çalıştığım için teknolojiyi yakından takip etmeye çalışıyorum. Dolayısıyla elde bol miktarda pratik konu, güncel tartışma da mevcut. Bu da köşenin konusunun diğer yarısını oluşturuyor.

Köşede ne yazarsam yazayım, yazdıklarımın “kritik” bir bakış açısı taşımasına çalışacağım. Köşenin adı da bu yüzden “Teknokritik”. Hiçbir işin salt övgüsüne soyunmayı düşünmüyorum. Ancak kritik bir bakış açısı sayesinde teknoloji ile olan ilişkimizi daha iyi anlayabiliriz. Bu nedenle yazıya “Başlarken” gibi klişe bir başlık atmak yerine teknoloji felsefesinin ülkemizdeki en önemli isimlerinden Prof.Dr. Ahmet İnam’ın çok sevdiğim ilk kitabının bize temel bir soru yönelten adını, tırnak içinde, ödünç aldım. Yıllar önce çıkmış bu kitabı (http://getir.net/8jc) henüz okumadıysanız, kesinlikle tavsiye ederim. Önümüzdeki ay görüşmek üzere.

Not: Bu köşe yazısı, Mayıs 2008'de tele.com.tr dergisinde yayınlanmıştır
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 1:22 AM, ,




Hayatı Hak Etmek
01 Mayıs 2008 Perşembe





"Ama insan yaptığı işten aldığı zevk, ondan kazandığı parayı harcarken alacağı zevkten daha büyükse daha çok yaşamış sayılır. Hayattan yararlanmak mı gerekir, hayatı hak etmek mi gerekir? Hayatı hak etmeye başladığın zaman, hayat zaten benden yararlan diye ayaklarınıza kapanır.

Düşünün büyük bir orkestra şefinin, Toscannini'nin 100 kişilik orkestrayı yönetirken ondan aldığı zevk, Bodrum'da kalkıp da iki kadeh bira içerken alacağı zevkle karşılaştırılır mı yahu.

O bakımdan biz zevkli yaşamaya çalışırken acı çektirdiler bizlere. Çünkü, bu kadar topsuz tüfeksiz bir kalemle kağıttan bu kadar korkan insanlar, gölgeleşerek silinmeye mahkumdurlar. Ancak yazı kalırsa kalır ve bayraklardan daha fazla bilinerek kalır. Bugün kim tanıyor Romanof'ların bayrağını allahaşkınıza yahu. Goethe zamanında, Schiller zamanında, Shakespeare amanındaki bayrakları kimler biliyor, bak adları geçiyor burada. Buradan da iyi insanlar geçti.

Bir şiirle bitireyim bunu. Bırakalım size bu kadar traş yeter, birkaç ay gitmezsiniz berbere. Ben iyi traşçıyımdır çünkü, anlatabildim mi.

Yeryüzünde yalniz benim serseri,
Yeryüzünde yalniz ben derbederim.
Herkesin dünyada varsa bir yeri,
Ben de bütün dünya benimdir derim.

Yillarca gezdirdim hoyrat basimi,
Aradim bir ömür, arkadasimi.
Ölsem dikecek yok mezar tasimi;
Halime ben bile lanet ederim.

Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar;
Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr,
Bir rüya ugrunda ben diyâr diyâr,
Gölgemin pesinden yürür giderim...

Bu Necip Fazılın bir gençlik şiiridir anlatabiliyor muyum. Onun için ben Necip Fazıl'ı severim.
Dünyanın en korkunç yalnızlık şiirlerin yazmış bir edebiyatı vardır Türkiye'nin.

Yıllar var ki bir kılıcım kapalı kınında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi,
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi. (Kemalettin Kamu)

Kulaklarım komşuların ayak sesinde
Varsın bir yudum su verenim bulunmasın son nefesimde
Biri bana eğilip su yok desin de.

Bu kadar korkunç bir yalnızlık şiiri. Bu kadar kadınsız bir dünyaların erkekleriyiz bir yandan. Annelerimizden, kız kardeşlerimizden, karılarmızdan, eşlerimizden hangisini biz gerçek ölçüde bir erkeklik dünyasının şovalyeliğinden saklayabildik, muhafaza ettik ve onlara güvence verdik ki, onlar da bize güzel çiçekler, güzel filizler, güzek tomurcuklar açsınlar.
...
Kentiller ve köylüler vardır. Kentliliğin simgesi etli şaraplı kadınlı kahkahalı sofra demektir. Köylülüğün simgesi de, kadınsız, kahkahasız, erkek erkeğe kahveler demektir. Allah hepimizi kadınsız, kahkasız, erkek erkeğe kahvelerden kurtarsın. Amin " Çetin Altan
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:47 AM, ,




Konuşma: ITP'08 / KKTC

ITP'08 / BİLİŞİM PROFESYONELLERİ SEMİNERİ
1-4 MAYIS 2008 * SALAMİS BAY CONTİ RESORT HOTEL
KKTC


15:15-16:00 - Güvenli Mobil Uygulamalar – Secure Mobile Applications / Deniz TUNÇALP
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:37 AM, ,




Mobil Telefon Sinemayi Nasil Etkileyecek?
27 Nisan 2008 Pazar

El kamerasinin ortaya cikmasi, dünya film endustrisini etkileyip "auteur" sinemasini, bireysel denemeleri, kisa filmleri destekledi ve genelde film endustrisinin daha esitlikci bir hale gelmesinde etkili oldu. Hatta Dogma manifestosu ve ardindan takip eden yonetmenlerle el kamerasi ile cekilen filmler onemli ve etkili bir akim olusturdu.

Peki teknolojinin bir adim sonrasi olarak, yayginligi ve goruntu kalitesi giderek artan cep telefonlari ve cep telefonu ekranları icin cekilen filmler, kisa ismiyle MOFILM'ler Dunya'yi ve sinemayi nasil etkileyecek?

Iste huzurlarinizda tum bolumleriyle yakinda karsimiza cikacak "Green Porno" filmleriyle Isabella Roselini'nin Sundance Channel'daki roportajı ve Associated Press roportaji. Green Porno filmleri yayina acilinca tekrar yazmak üzere.




Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 11:45 PM, ,




Tiyatro Gerçektir, Hayat Roldür

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 10:44 PM, ,




Bisiklet ve Motor Sürücülerine Dikkat
20 Mart 2008 Perşembe

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:55 AM, ,




Konuşma: SIM Alliance - SIMposium 2008 Berlin

Day 2 - Wednesday 23rd April 2008
14:25 - Extending Mobile Transactions with new Business Models and Technologies

Dr. Deniz Tunçalp
VAS Management / Business Development - Mobile Signature – Manager, Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş.


link
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:39 AM, ,




Beyin Nasıl Çalışır?
17 Mart 2008 Pazartesi


Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:59 AM, ,




Kalpsiz
03 Şubat 2008 Pazar



* Badem *
İkinci ayrılık, zor geldi bana.
Sensiz olmadı, anladım geç olsa da.

* Özlem Tekin *
Yanlız mısın sen de, sensiz gecelerde.
Hiç düşündün mü, ne yaparım diye?

* Badem *
Bir adım önüm sensiz gözükmüyor.
Kalbimdeki düğüm, sensiz çözülmüyor.
Sensiz çözülmüyor..

* Nakarat *
Yollardasın evsiz, mutlu musun bensiz?
Söyle bana sebepsiz, biter mi aşk?
Yollardayım evsiz, bin dertliyim sensiz.
Söyle bana sebepsiz, affeder mi aşk?

* Özlem Tekin *
Eski sevgili merak edilmez mi?
Beş senelik aşk, unutup silinmez ki.

* Badem *
Korktum aramaktan, başkası çıkar diye.
Hep Tanrı'ya sordum, sen iyi misin diye.
Bir adım önüm sensiz gözükmüyor.
Kalbimdeki düğüm, sensiz çözülmüyor.
Sensiz çözülmüyor.

* Nakarat *
Yollardayım evsiz, bin dertliyim sensiz.
Söyle bana sebepsiz, affeder mi aşk?
Yollardasın evsiz, mutlu musun bensiz?
Söyle bana sebepsiz, biter mi aşk?

* Özlem Tekin *
Nerdesin yine, yolculuk nereye?
Telefonda sesin, ısıttı ya işte.
Seninle topladım tüm eşyalarını.
Ne olur almaya gelme.
Bırak izlerin kalsın bende.

* Nakarat *
Yollardayım evsiz, bin dertliyim sensiz.
Söyle bana sebepsiz, affeder mi aşk?
Yollardasın evsiz, mutlu musun bensiz?
Söyle bana sebepsiz, biter mi aşk?

Kalpsiz.. Kalpsiz.. Kalpsiz.. Kalpsiz..

Sen ağlama dedin, hani dönecektin?
Bir damla gözyaşımı, silmeye bile gelmedin.



Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 7:44 PM, ,




Geleceği Görmek Mümkün Mü?
27 Ocak 2008 Pazar

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 2:42 AM, ,




Sil Gözlerinin Yalnızlığını
26 Ocak 2008 Cumartesi

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 8:45 PM, ,




Optik Yanılsama :)
20 Ocak 2008 Pazar

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 9:35 PM, ,




Yeşil Elmalı Şampuan
14 Ocak 2008 Pazartesi

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 10:53 PM, ,




TETRIS geri döndü
13 Ocak 2008 Pazar

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 8:59 PM, ,




Yolda Aşkı Görsen Tanır Mısın?
08 Ocak 2008 Salı

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:51 AM, ,




Seninle veya Sensiz :)

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:49 AM, ,




Yaşasın Yabancı Dilde Üniversite Eğitimi
01 Ocak 2008 Salı

Birkaç yıl önce İstiklal Caddesi'ndeki kitapçılardan birinden bir kitap aldım. Aldığım kitap Jean Baudrillard'ın "Simulakrlar ve Simulasyon" kitabıydı. Üniversite eğitimimde ingilizce okuduğum için literatürü ingilizce kaynaklardan okumaya alışıktım. Ancak, teorik kavram ve kaygıların Türkçe nasıl ifade edildiğini anlamak için Türkçe kaynaklardan da okuma yapmaya çalıştığım bir dönemdeydim. Kitabı aldıktan sonra sakin bir akşam günü, kahvemi alıp okuma koltuğuma kuruldum. Sayfaları çevirmeye başladım ve kan beynime sıçradı.

Yapıtları postmodern ve postyapısalcı akımlarla birlikte anılan Baudrillard'ın çevirmeni, çeviriyi yaparken kitabı nasıl algıladığını belirten bir önsöz yazmış. Çevirmen dediysem, sıradan bir kimse değil. Baudrillard'ın Türkçe'ye çevrilen pek çok kitabını da çeviren, Baudrillard'ın öğrencisi olduğu iddiasına sahip, Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema-TV bölümü başkanı ve bu okulda simulasyon kuramı dersini de veren öğretim üyesi Oğuz Adanır. Öyle bir önsöz yazmış ki, “acaba burada yazılanlar gerçekten Baudrillard’ın mı düşüncelerini yansıtıyor yoksa çarpıtılmış bir düşünsel garabetle mi karşı karşıyayız?” dedirten bir etki yaratıyor.

Baudrillard geçen yıl 6 Mart'ta hayata gözlerini yummuş bir düşünür. Yazıları genel olarak teknolojinin sosyal etkilerini tartışsa da, bir çok konuya değinen bir literatürü geriye bırakmış. Tüketimcilikten, cinsiyet ilişkilerine, tarihin sosyal algısından, körfez savaşına pek çok konuda yazmış. Yayınları, Gilles Deleuze, Jean-Francois Lyotard, Michel Foucault ve Jacques Lacan gibi döneminin Fransız düşünürlerle birlikte anılıyor.

Bir çok post yapısalcı gibi, işaret ve anlamın, belirli kelimeler ve işaretlerin aralarında nasıl ilişki kurduklarına göre belirlendiğini esas alıyor. Objektif gerçeklik ve işlevselcilikten kendini uzakta tutarak, semiyotik bir bakışa sahip olmasına karşın, çevirmenin yazdığı önsözden yazarın bu önemli eserinde kitapta kastedileni aşarak işlevselci ve basbayağı rasyonel sonuçlara varmaya çalışan bir akıl ile çeviri yapıldığını anlıyoruz. Daha önsözde çevirmen yazarı bu kadar anlamadığını açık ediyorsa, o çeviriye ne kadar güvenebilirsiniz?

Sadece yazım hatalarını, noktalama özensizliklerini, düşük cümleleri, bozuk anlatımları kastetmiyorum. Baudrillard'ın temel eseri "Simulakrlar ve Simulasyon" kitabı neredeyse kendinin simulasyonu haline geliyor. Çeviri de olsa "gerçek" kitabı ve yazarın kendi düşüncelerini okuma hakkını geri istemek, simulasyon teorisi ile çelişir mi acaba?

Simulasyon kuramı gibi realist epistemolojiden uzak bir kuramın "farkında olmadan bile olsa" ortaya koyduğu "gerçeğin" Batı ile "özellikle Türkiye" gibi ülkelerin arasındaki tarihsel süreç farklılığı olduğunu söylemek, önsözde kopuşun başladığı nokta. Bu iddayi açıklayan destekleyici ise daha da harika: "Çünkü dünyanın herhangi bir yerinde bu kuramın hangi tarihsel ve toplumsal gerçekliğin karşılığı olduğunu açıklayabilen kimsenin" olmaması. Gerçekliğin bu kadar esiri olan bir yaklaşımla dilden yola çıkıp semiyotik yakınlarından geçerek gerçekliğin bulunmadığını etrafımızdaki herşeyin aslen bir simulasyon olduğunu söyleyen bir kuramın kalbine varmak beklenebilir mi? Körfez savaşı gerçekte yaşanmamıştır, TV'de oluşan bir simulasyondur diyen bir düşünürün eserinden bahsettiğimizi hatırlatmak isterim.

Klasik sosyal bilimin içinde bulunduğu işlevselci kutunun dışından yorumlamacı/interpretivist bir bakışla çıkan bir pespektifin önemli bir eserini çeviren kimse, "Simulasyon Kuramı gibi bir kuramı üreten bir düşünür, bu kuramdan nasıl yararlanılması gerektiği konusunda [nasıl] herhangi bir fikre sahip olmaz?" diye nasıl sorabilir? Sorunun cevabı bir sonraki cümlede geliyor nesnel gerçekliğin altını elinden gelen her şekilde oymayı hedefleyen Baudrillard'ın çağına ilişkin "en doğru ve sağlıklı (nesnel)" çözümlemeleri ürettiğini sanan bir çevirmen! Burada nesnel olanın sağlıklı olduğu vurgusu atlanamaz bir şekilde göze batıyor.

Simulasyon kuramını araçsal işlevsel bir indirgemeyle algılayan birinin kaleminden simulasyon okumak ister misiniz? Çevirmenin iddiasının aksine, simulasyon kuramı Lumiere kardeşlerin ürettiği sinematografa benzer, herhangi bir "işe yarayacak" bir araç değildir. Çeviriyi yapan kişinin aksine, değerli bir akıl yürütme olarak simulasyon kuramının, modernist bir yorumla "gelişmiş" batı toplumları "yakalamak" veya batının "dünyaya dünya konsunuda söylev çekme ayrıcalığına son verecek" bir kavramsal düzenek olduğunu da sanmıyorum.

Türkçeden sosyal bilim okumak niyetimi başka bir zamana erteleyerek, yazın ingilizce çevirisi ve Türkçe çevirisini paralel okumak gibi bir sıkıntıyı yaşamış bir kimse olarak, çevirinin acilen düzeltilmesi gerektiğini söylemek isterim. Sadece bu kitap değil, yayınevlerindeki ve bilimsel dergilerdeki editörlük/hakemlik kurumunun daha iyi kurgulanması gerçekleşmeden üretilen yazının kalitesi nasıl iyileşebilir? Elbette birisi çıksın bu sistemi düzeltsin gibi bir talebim yok. Türkiye'deki akademik aktörlerin çevresindeki sosyal çerçevede yaşanan değişim ve Dünya ile etkileşim, umarım böyle bir değişimi de tetikler.

Herhangi bir eseri böyle çevirilerden okuyan bir yerli bilim insanının kafasını toplayarak kendi özgün perspektifini oluşturması, eğer kaynağa varamıyorsa ancak bir mucize ile olabilir. O zamana kadar yaşasın yabancı dilde üniversite eğitimi!
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 10:53 PM, ,




Türkiye ve Finlandiya: Eğlenceli Karşılaştırma
29 Aralık 2007 Cumartesi

Pazar günü Radikal gazetesinin eki Radikal 2'yi okumak benim için saatler süren bir seromoni halini alıyor. Genellikle bütün yazıları okuyorum. Geçtiğimiz haftalarda okuduğum bu yazılardan birisinde Baskın Oran, Finlandiya ile Türkiye karşılaştırması yapıyordu. Bir çok şehrini görme ve dostlar edinme imkanı bulduğum Finlandiya'nın yeri bende ayrıdır. Kuzey ülkeleri içinde en güzeli Finlandiya değildir belki, ama benim için en özelidir. Bu nedenle Finlandiya ile ilgili bu yazı zihnimde uzunca bir süredir yer etti.

Finliler, kavim olarak Orta Asya dolaylarından göç eden, Türk kaviminin komşusu bir halk. Nasıl Türkler, bir çok başka halk ve yöresel etkiyle karışmışsa, Finliler de o yöne gitmenin hakkını elbette vermişler. İsveç'liler kadar sarışın değiller ama "Dünya'da Herkes Türklerden gelmiştir" hikayesini destekleyemeyecek kadar kendine has insanlar.

Kar üzerinde 1 hafta yürüyüp, beyazlığın ortasında buzun üstünde açılan bir deliğin başında kimseyle konuşmadan balık avlamak en sevilen eğlencelerden birisi (ice-fishing). Dostlukta en ileri mertebe, bir kır evine gidip, saunada kafa çekerek zil zurna sarhoş olsan bile, karşındakine söyleyecek 1 (kötü) sözünün olmaması. Bir kanonun üstünde bir gölde günler ve geceler geçirmek ise "erkek-adam" olmanın doğasının bir gereği. Eh bunun doğal bir sonucu olarak da, Finliler kolay kaynaşan, açılan, dokülen insanlar değil. Ancak ilk anları atlatıp, belirli bir süreyi geçirirseniz çok sıcak, çok içten, çok samimi olabiliyorlar.

Finli dostlarımdan birisi, Bu yöne doğru gelirken "Güzel şarap, harika iklim, muhteşem sahiller güneyde diye bir levha varmış, biz o levhayı görmemişiz" diye takılsa da Finliler ile Türklerin mevcut halleri ile birbirlerine hiç benzemediklerini rahatlıka söyleyebiliriz. Akdenizli gibi davranabilmek için, tabiri caizse "eşşeklemesine" içmeleri gerekiyor. Bira gibi hafif alkollü içkiler su niyetine tüketildiği için, vodka gibi ağır içeceklerin şişe şişe bitirilmesi gerekiyor. Eh vergi yükü de ağır olduğu için Oslo'ya ucuz gemilerle gidip gelirken uluslararası sularda çılgın partiler vermeyi icad eden, 1 kasa vergisiz vodka için Estonya'ya gidip dönen insanların ülkesi Finlandiya.

Peki bir düşünün, göç böyle gelişmeseydi de Türkler ve Finliler yer değiştirmiş olsaydı hayatımızda ve bu ülkelerde ne değişirdi. Kolay cevaplanacak bir soru değil elbette.

Yapısalcı açıklamalara meyleden benim gibi kimseler için bu tür karşılaştırmaların ırk/milliyet gibi sebeplere dayandırılması çok hararetle desteklenecek bir durum olmasa da, 11 ay ağır kış şartlarında yaşayan 338,145 km² ye dağılmış 5.3 milyon insanın kişi başına $34,819 gelir yaratması (nominal $40,197) karşısında, 783,562 km² alana yayılmış 72 milyon nüfusla bizim kişi başına $9,628 gelirimiz (nominal $5,561) karşılaştırıldığında oldukça moral bozuyor.

Batı Avrupa demokrasilerinin gelişmişlik seviyesini ve gelir düzeyini, hep onların sömürgeciliğine bağlamaya alışığız. Peki iki kere işgal geçiren, kötü iklim koşullarında 5.5 milyon kişi bu refah seviyesini, hiçbir yeri sömürmeden nasıl yakalayabilimiş? Biz orada olsaydık, 11 ay kış boyunca çalışır mıydık? Yoksa nüfusumuz Çin ile yarışır hale mi gelirdi? Düşünmeden edemiyor insan.

Buyurun Baskın Oran'ın Finlandiya Türkiye karşılaştırması:

Komplekssiz insanlar ülkesinde - Baskın Oran (Bağlantı)

Finlandiya üzerine yazılmış ünlü kitabın adı bu değil, tabii. Doğrusu: Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Bizde özellikle Harbiye öğrencilerinin amentülerinden biri olarak bilinir. Finlandiya'nın nasıl kalkındığını yabancı (Grigoriy Petrov) gözünden ve kaleminden anlatır.

Finlandiya ile Türkiye yalnızca altı yıl arayla kurulmuş. Üstelik, bu insanlarla yaptığım uzun konuşmalardan öğrendiğim kadarıyla pek aynı fikirde değiller ama, Macarların yanı sıra Finlerin de Türk olduğu bizim pek malumumuzdur. Onun için şimdi bir anlığına gözlerinizi kapayın, Finlerin yerine Türkleri koyun:

Türkiye'nin çektikleri

Türkiye (Osmanlı) tam 6,5 yüzyıl Yunan egemenliğinde kaldı (1155-1809). Bugün de bunun sonucu olarak Yunanca, Türkçe'nin yanı sıra ülkenin ikinci resmî dilidir. Bütün sokak isimleri ve hatta reklamlar iki dilde yazılıyor. Ayrıca, Türkiye sınırlarına dahil olduğu halde İmroz ve Bozcaada'da tek resmî dil Yunancadır.
Türkiye Yunan egemenliğinden 1809'da kurtuldu, Rusya'nın yönetimine girdi. İçişlerinde özerk olarak. Anlayacağınız, Yunanlılar Türkiye'yi Ruslara devrettiler.

1835'te, ulusal destan Ergenekon ilk defa yayınlandı.

Türkiye 6 Aralık 1917'de Rusya'dan bağımsızlığını elde etti. Fakat bu bağımsızlık üzerine İmroz ve Bozcaada "kendi kaderini tayin hakkı" kullanarak Yunanistan'a katılmak istedi. Milletler Cemiyeti askerden arındırılmak ve özerk kılınmak şartıyla burayı Türkiye'ye bıraktı. Türkiye de 6 Mayıs 1920 tarihli yasayla adalara eyalet parlamentosu kurma hakkı tanıdı. Yunanca'nın tek resmî dil olması bundan.
Türkiye, ll. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla birlikte, bu sefer SSCB işgaline uğradı. Ancak 1947 anlaşmasıyla kurtuldu. Bir kısım topraklarını SSCB'ye bırakmak zorunda kalarak.

Burası Türkiye. Daha önce iki yazıdan (hatırlayamadıysanız, yollayayım) ağzım fena yandığı için olayı hemen tadında bırakayım. Yukarıdaki bilgilerde "Türkiye"yi Finlandiya, "Yunan"ı İsveç yapınız. Rus aynen kalsın. "İmroz ve Bozcaada" yerine de Aaland Adaları'nı rica edeyim. Bir de, "Ergenekon" çıkacak, Kalevala girecek.

Bütün bunların özeti şu:

1) Dış açıdan: Finlandiya dışta sorunlu. "Çok hassas" bölgede kurulmuş. İki böğrü "düşman komşu". Bunlar ülkeyi işgalde sıraya girmişler.

2) İç açıdan: Finlandiya içte sorunlu. Nüfusun yüzde 5,6'sı anadil olarak İsveççe, bir kısmı da Sami (yerli) dili konuşuyor. Çoğunluk Luteran olmakla birlikte, Ortodoksların yanı sıra "hiçbir dinden yazılmayan"ların oranı yüzde 13. Hepsinden önemlisi, Finlandiya ile İsveç arasındaki denizin tam orta yerindeki Aaland Adaları'nın resmî mensubiyeti dışında her şeyi (halkı, yönetimi, dili, resmî dili, kültürü, vs.) İsveç'in. Azınlık konularını bilenler şunu iyi bilir: Bir ülkedeki azınlık ülkenin orta yerindeyse korkacak fazla bir şey yoktur. Sınırdaysa, durum ciddi olabilir. Eğer bir adadaysa, çok ciddidir. En basit örnek: Fransa ve Korsika.

Bunlar bizde olsa, yanmıştık
Tanıdık geldi mi? Hem Rus hem Sovyet "işgalini fiilen yaşamış" bir ülke ile 1946'da Sovyet "tehdidine maruz kalmış" bir ülkeyi karşılaştırıyoruz. Allah muhafaza, bu tarihçe ve durum bizde olsa halimiz ne olurdu meçhul. Bugün sokaklarda bir bayrak asan kaç bayrak asardı? Linç teşebbüsüne uğrayanların sayısı ne olurdu? Parti binası kurşunlamalar ve parti kapatmalar nasıl gelişirdi? Milletvekili dokunulmazlıkları? Yargımız "halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek" (TCK 216/1), "Türklüğe hakaret" (TCK 301/1), "Devlet organlarına hakaret" (TCK 301/2) "Halkı askerlikten soğutmak" (TCK 318) gibi "ulusal" davalarda ne iddianameler yazar ve ne kararlar verirdi? Yunanistan ve Rusya'ya düşmanlık durumları nasıl olurdu? Düşünmek bile ürkütücü.

Oysa milli marş sonradan Fince'ye çevrilmiş; marşın İsveççe yazarının anıtı, altında marşın metniyle birlikte, Helsinki'yi süslüyor. Hatta, kentin en büyük meydanının orta yerinde ve katedralin önünde Rus imparatoru II. Aleksandr'ın devasa atlı heykeli yükseliyor.

Dış politika açısından baktığımızda, biz dış güvenliğimizi ABD üsleri kurdurarak sağladık. Finlandiya iki bloka da girmedi ve güvenliğini kendi topraklarını SSCB'ye kullandırmamak biçiminde gördü. Nitekim, Avrupa'da ll. Dünya Savaşı'nın esas sona ermesi demek olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonuç toplantısını 1975'te Helsinki'de yaptırması bunu simgeler.

Bizim Türkiye'de, uluslararası ilişkilerin u'sunun yanından geçmemişler "real politik"i evelallah doğuştan bilir. Yani uluslararası alanda devletlerin ulusal çıkarları geçerlidir, Türkiye'nin ulusal çıkarlarını sağlamak için Sovyetler'i dengelemelidir. 1990'ların başına kadar bunu yaşadık. Şimdi Sovyetler bitti, "ABD'ye de AB'ye de karşıyız, çünkü ikisi de emperyalist" başladı. Ne oldu güç dengesi? Suya düştü, inek içti, dağa kaçtı, dağ yandı gitti kül oldu. İkisi de emperyalist deyince ABD tekeline teslim olmuyor muyuz, ulusalcılığı yabancı düşmanlığı olarak anlayan ve üstüne üstelik bir de sol sloganlarla yürütenler söylesin.

Gelelim azınlıklar konusuna. Üniversitedeki konferansıma gözleri hafif çekik bir zat geldi. Kendini tanıştırdı: "Efendim, Okan Daher. Finlandiya Tatar Türkleri İslam Cemaati Başkanı". Tam bir Türkiye Türkçesi; sadece, "2007 yılı" yerine "2007'nci yıl" diyor. Kitabevinde imza günü ve söyleşiye de gelerek çıkışta bizi Cemaat merkezine götürdü. Helsinki'nin merkezinde mülkiyeti kendilerine ait muazzam bir binanın iki katına yayılmış, içinde konferans ve tiyatro salonundan mescide, kütüphaneden çocukların Türkçe sınıflarına kadar her şey komple mevcut bir azınlık merkezi. Evet, Finlandiya'ya 1871'de ticaret için gelmiş Kazan Tatarları'nın torunları olan bu insanlar, Finlandiya'da resmen "ulusal azınlık" statüsüne sahip. Kadın cumhurbaşkanı Tarja Halonen'in Merkez'e yaptığı yemekli ziyaretin fotoları duvarlarda.

Duvarlarda, bir de, topu topu 800 kişilik bu "ulusal azınlık"ın ll. Dünya Savaşı'nda Finlandiya'ya verdiği ve 10'u şehit olan 256 askerin isimleri ve resimleri.

"800 kişilik azınlığın nesinden korkacaklar?" diyenler olabilir. Peki kardeşim, biz birkaç bin Yezidi'nin nesinden korktuk da kaçırdık zavallıları? Fukara Süryanilerin ne günahı vardı? Şimdi de bir ayağı çukurda 1500 Rum'un nesinden korkuyoruz da "Vatikan kuracaklar!" çığlıkları atıyoruz? Bu işin sayıyla ilişkisi yok. Neyle ilişkisi vardır, bilemiyorum artık. Ama kimliklerini tanıyıp da haklarını verdiğin zaman samimi sadakatlerini alıyorsun, onu biliyorum. Ayaklanmamak kadar ayaklandırmamak da milli görevdir.

Not: Sevr Paranoyasının son versiyonunu nasıl buldunuz? Isparta uçak kazasını da "uranyumun yerini alacak maden" toryum üzerine çalışan fizikçilerimizin öldürülmesine bağladılar ya, pes. Allah gecinden versin, gelecek kazaya bor madeni kesindir.
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 11:50 PM, ,




Evlerinin Önu Boyalı Direk


Evlerinde lambaları yanıyor
Gözgöz olmuş cigerlerim kanıyor
Beni gören deli olmuş sanıyor
Ölürümde ayrılamam yar senden

Aman bir bahçeye giremezsen
Durup seyran eyleme eyleme …
Aman bir binayı yapamazsan
Yıkıp veyran eyleme …
Aman bir güzeli sevipte alamazsan
İsmini aleme rüsva eyleme …

Evlerinin önü boyalı direk
Yerden yere vurdun sen beni felek
Her acıya dayanamaz bu yürek
Ölürümde ayrılamam yar senden
Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 6:27 PM, ,




Unutulurmu? Unutulurmuş!
25 Aralık 2007 Salı


Unutulurmuş

Aşk intikam kokan çicek
Sessizce simsiyah solar gider
Kalbimde hançeri
Acıtır rüyamda
Veda çeker kürekleri ağır ağır uzaklara

Söner nefes verir gibi aşk
Yürür hasret dolu vagonları
Yanan orman olmuş kalplerde
Unutulur mu hiç unutulur mu

Söner nefes verir gibi aşk
Yürür hasret dolu vagonları
Yanan orman olmuş kalpler
Unutulurmuş unutulurmuş

Aşk intikam kokan çicek
Sessizce simsiyah solar gider
Kalbimde külleri
Acıtır yağarken
Veda çeker kürekleri ağır ağır uzaklara..

Yazının Devamı

Yazan: Deniz Tuncalp @ 12:23 AM, ,